Daktilo

blog'a geri dön

9 yorum var - 26 Temmuz 2008 02:39

1 Temmuz 1952

Saat altıda uyanınca ilk işim küçük çatlağıma dilimin ucuyla dokunmak oluyor. Özellikle arzulu ve ılık geçen gece boyunca kurumuş. Ama bu kadar çabuk kurumuş olması beni şaşırtıyor ve dilimin ucuyla kaldırıverilecek sert bir yara kabuğu hissi veriyor. Kendi kendime “Bu eğlenceli olacak” diyorum. Onu hemen koparmayacağım, kuru kabuğumla oynayacağım, yoksa bu, sabırlı ve geçen bir günlük emeğin zevklerini boşu boşuna harcamak olur. Üstüne üstlük bugün hayatımın en zor deneyimlerinden birini yaşayacaktım,; çünkü bir balığa dönüştüm! Anlatmaya değer bir öykü.

Dün yaptığım gibi, on beş dakika kadar tuvalime, uçan balığımın parlak pullarını yerleştirmek için çalıştıktan sonra, leşin pis kokusunun çektiği(bazıları yeşilimsi altın rengi) büyük sineklerin hücumu nedeniyle ara vermek zorunda kaldım. Bu sinekler, çürüyen balığın gövdesi ve gözümle ellerim arasında mekik dokuyordu, bu da dikkatimi iki kat arttırmamı ve iki kat daha çevik olmamı gerektiriyordu. İşimin kendi zorluğundan başka onların ısırıklarına aldırış etmemem, gözümü kırpmadan pulun hatlarını çizmeye devam etmem, fırça darbelerini istifimi bozmadan sürdürmem gerekiyordu. Bu sırada bir sinek, inatla göz kapağıma, üç tanesi de modele yapıştı. Gözlemlerimi sürdürebilmek için sineklerin pozisyon değiştirdikleri kısa süreleri değerlendirmek zorunda kalıyordum; çatlağımın üstüne yerleşmekte ısrarlı olan başka bir sinekten söz etmedim daha. Ancak ağzımın kenarını kısa aralıklarla kıpırdatarak kovabiliyordum onu. Bu da nefesimi tutarak indirdiğim fırça darbelerini engellemeyecek kadar uyumlu olabilen ani ağız açılmasından da oluyordu. Bazen ona katlanmayı bile başarıyor ve kabuğumun üstünde eğlenmeye başladığını hissedene kadar kovalamıyordum. Bununla birlikte, beni durdurmaya zorlayan bu olağanüstü ıstırap değildi. Tam tersine, bu şekilde sinekler tarafında yenirken resim yapmayı sürdürmenin insanüstü zorluğu beni sinekler olmaksızın ulaşamayacağım bir çeviklik düzenine sokmuştu. Hayır! Beni durmaya zorlayan balığın iğrenç kokusuydu, öyle ki nerdeyse kahvaltımı kusacaktım. Bu nedenle modelimi oradan aldırıp “İsa” resmine geçtim, ama sonra, daha önce balıkla beni aralarında paylaşmış olan sineklerin tümü üzerime üşüştü. Tamamıyla çıplaktım ve vücuduma az önce devrilen bir şişeden fiksatif sıçramıştı. Sinekleri o sıvının çektiğini tahmin ediyordum, çünkü ben oldukça temizimdir. Üzerim sineklerle kaplı olarak, resmimin kalitesini gittikçe artırarak sürdürdüm, yaramın kabuğunu dilimle, soluğumla savunuyordum. Dilimle, ayrılmaya hazır hale gelmiş üst katını kaldırıp yumuşattım. Soluğumla onu kuruttum, bunu yaparken fırça darbelerimle soluk alıp verişim arasında bir uyum geliştirdim. Oldukça kurumuştu ve(paletimden bir renk aldığım zaman yaptığım) sırıtmam olmasaydı, dilimin müdahalesi bir kıymık bile ayırmaya yetmeyecekti. Şimdi ayrılan paça tam anlamıyla bir balık puluna benziyordu. Aynı işlemi sınırsız kere tekrarlayarak vücudumdan istediğim kadar balık pulu çıkarabilirdim. Çatlağım mikaya benzeyen balık pulları fabrikasıydı adeta. Ben birini çıkardığımda ağzımın kenarında yenisi beliriyordu. İlk pulu dizime tükürdüm. Tenime çarptığından beni sokuyormuş hissine kapıldım. Hemen resim yapmayı bıraktım ve gözlerimi kapadım. Hareketsiz kalabilmek için tüm irademe ihtiyacım vardı. Yüzüm aşırı hareketli sineklerle doluydu. Acı içinde, kalbim çılgınca atmaya başladı ve onun gibi katılaşırken ansızın kendimi çürümüş balığımla özdeşleştirdiğimi fark ettim. “Tanrım bir balığa dönüşüyorum” diye bağırdım.

Bu fikrin kanıtları hemen ortaya çıkmaya başladı. Çatlaktan çıkan pul dizimde yanıp çoğalmıştı. Birer birer, bacaklarımda sonra karnımda pulların çıktığını hissettim. Bir mucizenin tadını çıkarmak istediğimden gözlerimi 15 dakika açmadım.

“Şimdi” dedim kendi kendime “gözlerimi açacağım ve bir balığa dönüştüğümü göreceğim.” Her yerimden ter akıyordu ve batan güneşin ılıklığını üzerimde hissediyordum. Sonunda gözlerimi açtım. Ah! Parıldayan pullarla kaplanmıştım! Ama aynı anda da nereden geldiklerini anladım. Kristalize olmuş fiksatifin kurumuş damlalarıydı. Tam o anda da hizmetçi bana yiyecek bir şeyler getirdi. Zeytinyağına bastırılmış tost. Beni görünce hemen durumu özetledi.

“Bir balık kadar ıslaksınız. Ayrıca üstünüzü başınızı sarmış bu sineklerle nasıl resim yapmayı sürdürebiliyorsunuz anlayamıyorum!”

Günbatımına kadar düş kurarak kendi başıma kaldım. Ey Salvador! Hrıstiyanlığın simgesi olan balığa dönüşüm, sineklerin işkencesi nedeniyle oldu. Resmini yaparken İsa ile özdeşleşmenin ne Dalice yolu!

Artık acımaya başlamış olan dilimin ucuyla tüm kabuğu çıkartmayı sonunda bıraktım. Bir elimle yazmayı sürdürürken, öbür elimin işaret parmağıyla başparmak arasına kabuğu büyük bir dikkatle alıyorum. Yumuşak ama eğip bükersem kırılır. Koklamak için burnumu yaklaştırıyorum. Hiç kokusu yok. Dalgın dalgın bir an onu dudağım ve üst dudağım arasında tutuyorum., üst dudağım yorgunluktan sarhoş olmuş haline uygun bir sırıtmayla kalkmış. Güzel bir yorgunluk her yanımı sarıyor.

Masadan uzaklaştım. Kabuk neredeyse yere düşüyordu. Dizlerimin üstündeki bir tabağa düşmesini sağladım. Ama bu, yorgun kalakaldığım pozisyonu değiştirmeme neden olmadı. Ve sanki sonsuza dek öyle kalacakmışım gibi sırıtmayı sürdürüyorum. Kabuğumu yeniden bulmanın neşesi beni bu aşılmaz sersemlikten kurardı. Panik içinde, yanık ekmek kırıntıları arasında kamufle olmuş kabuğu aramaya başlıyorum. Sonunda buldum ve biraz daha oynamak için iki parmağımın arasına aldım. Ama içime de bir kuşku düştü; Benim kabuğumun hangisi olduğundan emin olamıyorum. Düşünme ihtiyacı duyuyorum. Üretmeye başladığımı düşlemeye pul bilmecesine benzeyen bir bilmeceydi bu da. Ölçüleri etkisi ve koku yokluğu aynı olduğuna göre, bunun asıl kabuk olup olmamasının önemiş ne? Bu karşılaştırma beni öfkelendiriyor, çünkü bu sineklerin işkencesi altında yaptığım ilahi İsa’nın hiçbir zaman olmadığı anlamına gelirdi. Bu öfke ağzımı öyle çarpıtıyor ki,güç istemimle birlikte ağzımın kenarındaki çatlağın kanamaya başlamasına neden oluyor. Büyük, kırmızı bir damla sakalıma düşüyor.

Evet, çılgın oyunlarımı her zaman İspanyol usulü imzalıyorum. Nietzsche’nin istediği gibi kanla.

enfes bi yazı...

turinturambar  26 Temmuz 2008 02:49  

Kendi başarınla kendinden geçiyor başka bir şey oluyorsun!
Ve kabuk değiştiriyorsun..
Sonra içine bir kuşku düşüyor (bu bensem önceki kimdi?
Eğer iksi de bensem nasıl kendimden geçtiğim o sırada başka bir şey olmuştum? O olan şey balık mıydı? Balıklar öyle midir ki?
Sonra sonu gelmeyen kuşku seni acıya sürürklüyor.
Acı sana şunları diyor : Seni kuşkuya ne düşürdü? İsanın var olup olmadığı mı?
Yoksa sadece benim yüzümden kendini İsa zennetmen mi?
Hep balık olmak mı istiyorsun?
Sence gerçekten o sırada balık mıydın? Yoksa isa mı? Peki İsa kimdi? İsa var mı yok mu? Seni kuşkuya düşüren nedir? Sen mi yoksa İsa mı? Sen kendini isa mı zannediyorsun? İsa sence balık mı? Sence yaşadığın acı isanın ki gibi mi? Sence kendinden geçtiğin sıra da İsa mı oldun? İsa balık mı ki? Neden sen sen olmadığın sırada kuşkuya düşmedin İsa hakkında? Yoksa sen nankörün teki misin? Emin misin aynı acı olduğuna? Ya da aynı kendinden geçiş? Sen Nietzsche misin? İkiniz de aynı mısınız? İsa da aynı mı? Peki siz kendinizden geçtiğiniz o sırada kimdiniz? Madem siz siz değil balıklarsınız? O halde bu kuşkularınızın neden? Siz İsanın tanrıyı inkar ettiğini mi zannediyorsunuz? Yoksa İsa yok muydu? Daha devam edecek miyiz?

jonasclean  26 Temmuz 2008 21:46  

tek seferde bu kadar soru sormanı takdir ettim. bunları cevaplayacak tek kişi var, o da dali nin kendisidir. ama şunu söyleyebirim ki, dali gayet dini bütün biriydi. sadece bir dönem nietzsche yüzünden biraz afallamış o kadar. zaten orada da onun çok yardımı olduğunu, aslında daha farklı bir açıdan bakması gerektiğini anladığından da bahsediyor. bir de şu zeitgeist olayından çıkalım artık. dali bilmez zeitgeist falan.. ona göre isa vardır ve pek yücedir.

fortinbras  27 Temmuz 2008 03:56  

Soğuk soğuk konuşma:)Zeitgeistten anlatmadım ben bu değerli yorumumda. Kuşkudan bahsettim. İlgilendik yazdık kötü mü ettik fortin.

jonasclean  27 Temmuz 2008 13:19  

ne soğuğu jonas? hiç öyle şey olur mu? ) bir yerinde "İsanın var olup olmadığı mı? " sorunca girdin olaya dedim :)

kuşkuya gelince; adam kuşku duymaktan bile kuşku duyacak bir tip ama senin kafanda sayılır. olayı kafasında bitirmiş. tamam abi var ben inanıyorum hemde tüm kalbimle. gerekli şeyleri de yapıyorum. ama gördüğün gibi icra etmedikçe düşünmesi gayet serbest. iyisini kötüsünü, günahını sevabını kafasında bitirmiş. dışardan telkinlerle yürütmüyor hayatını. mesela sen yaşını almış birisin. şimdi iyiyi kötüyü ayırt edemez misin? her türlü edersin. bundan sonra işin dini kısmından bilgiler almana o kadar da gerek yok. dali de böyle yapmış. yemiş yutmuş artık kendi çizgisinde devam ediyor hayatına. kendine özgü bu olsa gerek. ee tabi bu kadar kendince olunca biraz sıradışı düşünceler çıkıyor ortaya. hem kim bir kullanma kılavuzunu makinenin tahmini ömrü boyunca kullanır ki? bakarsın bi, tamam kardeşim anladık, abartmaya gerek yok." dersin ve devam edersin. elinde kılavuzla her gün devam edersen artık kılavuz seni kullanmaya başlar..

fortinbras  27 Temmuz 2008 13:55  

Nan olm kullanma klavuzu dediin şeyin sahibi şu an ve daha önce her hareketinin iznini veren varlık:) Hiç makine olur mu o? Daima iş üzerinde.Onu daima iş üzerinde görebilmenin yolları var o yollar ancak o klavuzda gösterdiği şekilde olur yoksa vallahi bil makineyi yüzde 35 filan belki kullanırsın belki kullanamazsın ki daha aşağılara düşürüp bozmamakda Onun bir mucizesi rahmeti merhameti yani. Yoksa hani kendi çizgin filan die öle belli bi çizgi yok hele bu zamanın insanının nefsinde...Bi de bak sana özel bir şey söyleyeyim bu söyleyeceğim şey için mutlaka tevbe et..Hani bazen sen ol ben oluyım ortaya rahat rahat konuşuyoruz ya. Bu konuştuklarımızın hepsinden sorumluyuz eğer ola ki telafi edemezsen yanmışsın fortin:)Yani madem işine karışıyorsun Onun o halde o işi hakkıyla yapıcaksın yoksa şeytanın yaptığından bi farkımız kalmaz. Yani ortaya eksiyi artıyı koymaktan bi fazla mutlaka bu eksi artıyı toparlayacak bir üstü O şeyi ortaya koyman gerekir.O da evet Allaha imandır.Ama eksiksiz iman. Yani öyle bi kısmına inandım anladım ok yok. Eğer işin içindeysen bişiler koyuyorsan ortaya onların hakkını vermek mutlaka şattır.Bu tavsiyemdir. Bu dediğimide hani bi kere dedin ne var yani bunları söylüyorsam inanan çabalasın aşsın inanmayan zaten inanmıyor gibi birşey dedin.Öyle olmaz...Eğer inanan insanın işine bu şekilde karışıyorsan onu güçlendirmek istiyorsan o zaman onu bilgilendirdiğin kadar güçlendireceksinde.Eğer güçlendiremezsen ortaya koyduğun herşeyden her kelimeden sorumlusun. Çünkü ortaya koymayabilirdin o şeyleri.Ama koydun. Ben koymasaydım zaten vardı diye birşey yok..Varsa o varın bir kısmınıda sen üstlendin. Allah şeytanlıktan korusun. Merak etme şeytanın adama ihtiyacı yok.O işini işleticek adamları her zaman bulur yeter ki sen onun işini "O"na döndürmeyi bil.İnşaallah. Çok sıcak konuştum farkettiysen:) İmanını herhangi bir şeyin herhangi bir şekilde örtmesine izin verme İman kadar üstün ve şerefli bir şey yoktur.Allah ve peygamberleri doğruyu söylemişlerdir.Hayata eksik olsun tam olsun imanlı olarak emeği geçmiş her bir değerli insana selam olsun.

Enes bin Malik’ten (Radiyallahu Anh.):

– Allah Resûlü (Aleyhissalâtü Vesselâm) buyurdu ki:

Allah Teala (âhirette) şöyle buyurur:

"Kalbinde arpa tanesi ağırlığında iman bulunan kimseyi cehennemden çıkarın."

Ardından da şöyle buyurur:

"İzzet ve celâlime yemin ederim ki, bana gecenin veya gündüzün bir anında olsun iman edenleri, Bana hiç iman etmeyenlerle bir tutmayacağım."

(Mu’cemussagîr)

jonasclean  29 Temmuz 2008 11:49  

İsa? balık? sinek? yara?

Sevgili dostum.

Ortada bir suç yok...
Ortada kişisel bir suç yok...

Ortada anlamsız kültür, dayanaksız kültür var. Altı boş bilgi var. Altı boş inanç var. Altı boş kişilik promosyonu var...

Boşluk... Yalnızlık... Aylaklık var... sorun her durumda budur...

Dayanaksızlık. Dayanaksız yorumculuk var. Kendi gerçeğimizi yorumlamak var. Eksiklik var...

Balık ve İsa.

Sinekleri kendine getirtmemek konusu var... Sineklerin sana ulaşabilme sorunu var.

Rafine bir öneri. Naçisane. Basit bir öneri...

Temizlik...

Temiz ol. Temiz düşün. Temiz yorumla. Temiz yaz.

Sinekler gidecek başka yerler bulacaktır.

Saygılar...

Neverwhere  06 Aralık 2008 15:07  

oooooooooo....çok uzun..genel hatlarıyla okudum..bu yazın gibi bakarak resim çizmek te çokkk uzzzuuuuunnnn geliyor bana..daha çok kafadan resim çiziyorum yada çizeceksem önce resma bakarım sonra pek bakmam,hayalimde ne varsa onu çizerim!böle şeyleri düşünmen doğal,bunun için dahi olmana gerek yok!!

turtlegirl  14 Aralık 2008 00:44  

resim yapabilmene sevindim. herkes iyi/kötü resim yapabilir. bu adam da senden pek farklı yapıyor sayılmaz. burada kendini anlattığı için, realize etmek istemiş nasıl yaptığını. dahi olup olmadığı herkes için göreceli. benim dahi dememin asıl amacı kitabın adıyla alakalı.

fortinbras  14 Aralık 2008 14:30  
bu yazıya puanı basanlar: